Ahmet Ümit – Beyoğlu’nun En Güzel Abisi..

fotograf_1Her ne kadar yazmakta gerçekten geç kalmış isem de evvela geç olsun güç olmasın diyorum. Sizlere bu kez tanıtacağım kitap alelade bir polisiye, sıradan bir cinayet romanı ya da bildik tanıdık bir Başkomiser Nevzat öyküsü değil. Milyonlarca insanı içinde barındıran kadim şehir İstanbul’un en eski semtlerinden olan Beyoğlu’na ve Tarlabaşı’na adanmış bir ağıt bu. Beyoğlu’nun en güzel abisi Başkomiser Nevzat dahil kimse kusura bakmasın ama benim gözümde bu romanın asıl kahramanı, esas oğlanı, esas kızı, aktörü, aktristi ve daha her bişeysi Tarlabaşı.. Öyle bir kaleme almış ki yazar eski ve yeni Tarlabaşı’nı, sayfaları çevirirken romana karışıyor, adeta Tarlabaşı’nın eski bir sokağı, bir caddesi, geçmişten kopup gelen bir mahallesi olup çıkıyorsunuz..

 

Yazar Ahmet Ümit’in okuyucuyu ters köşeye yatırmadaki mahareti bu kitabında da kendisini gösteriyor. Sürükleyici bir anlatım, ustalıkla örülmüş bir kurgu ve beklenmedik bir final.. Okuyucuya katili bulmanın peşinde beyin jimnastiği yaptırırken diğer taraftan oyunlarla şaşırtmayı da seviyor ve bunu pekala güzel bir şekilde gerçekleştiriyor..

 

Ahmet Ümit bir röportajında “bu romanımda son kitaplarımın aksine bu kez tarihi bir konu seçmedim” dese de aslında bu defa tarihin tam orta yerinden seçmiş konuyu.. Herşeyden önce yaşadığımız tarihi, kapanan NTV Tarih’in kapanmasına neden olan basılamayan (sonradan kitap haline getirilen) son sayısının kapağında yazdığı gibi “Yaşarken Yazılan Tarih”i  konu almış yazar; Gezi olaylarını incelikle işlemiş ve tarihe tanıklık edecek bir kaynak  oluşturmuş.. Düşüncelerini Başkomiser Nevzat’ın ağzından ve elbette Gezi Parkının gerçek sahipleri sokak çocuklarının gözüyle anlatarak Gezi olaylarındaki kendi bakış açısını ve duruşunu okuyucusu ile paylaşmış..
Devamı >> Ahmet Ümit – Beyoğlu’nun En Güzel Abisi…..

Bu yazıyı sevdiklerinle paylaşmak ister misin?

“Dante’nin Şifresi” ve Dan Brown’un Son Romanı Cehennem..

dan-brown

Dan Brown’ın son romanı Cehennem’i okudum ve geçtiğimiz hafta içerisinde bitti. Açıkçası yazarın bir önceki kitabı Da Vinci Şifresi’ndeki heyecan dolu ve adrenalin yüklü müthiş akıcı okumadan sonra çok daha başarılı ve vurucu bir son beklerken benim açımdan dağ fare doğurmuştu. Çünkü öylesine güzel bir kurgu vardı ki Da Vinci Şifresi romanında, iddia ettikleri ve kendince kanıtladıkları ile hıristiyan dünyasını ayağa kaldırmasının, Vatikan’ın da kara listesine girmesine neden olmasının yanında fikrimce insanı esir alıp olayların içerisine dahil ediyor ve romanın sonunu düşündürmekten çok hiç bitmesin dedirtiyordu.. O koşturmacanın içerisinde bende heyecan içerisinde profesör Robert Langdon’ın yerine geçerek Da Vinci’nin şifresini çözmeye çalışıyordum. Ancak her ne kadar daha sonra sinema filmi olarak da çekilmiş olsa bile romanın finali benim açımdan tatmin edici olmamıştı.

 İşte kafamda oluşmuş bu (ön) yargı ile aldım ve okumaya başladım Cehennem’i.. Aynı Da Vinci Şifresi gibi hacim olarak cüsseli bir yapıt ortaya çıkarmıştı Dan Brown. Bu romanımızın ana karakteri de Profesör Robert Langdon. Yani Da Vinci Şifresi’nden tanıdığımız, aşina olduğumuz, sevdiğimiz modern zaman kahramanımız bu romanın da süpermeni.. Nasıl Da Vinci Şifresi sanat eserleri üzerinden din motifleri üzerine kuruluysa, bu romanda da yazarın aynı şekilde sanat eserleri üzerinden din motiflerini kullandığını görüyoruz.

Bu defa kahramanımızın görevi dünyayı büyük bir felaketten kurtarmak, insanlığı olası bir cehennemden çıkarmak.. Bunun için canını dişine takacak, geçirdiği ve kısa süreli hafıza kaybına neden olan hatırlamadığı olaylar neticesi aldığı yaralar sebebi ile ayakta zar zor durmasına rağmen, yine neden ve nasıl kendisine verildiğini hatırlamadığı elindeki şifreli ve tehlike sembollü bir cihazla birlikte bütün gayreti ile mesleki bilgilerini konuşturacak, bunları yaparken de elbette bütün gizemli yerleri ve gizli kapıları bilen bir simgebilim profesörü olmanın avantajını kullanacak, bütün kapılar profesörümüzün emrine ardına kadar açılacaktır.

Bu macerada yanında kendisini Floransa’daki bir hastane odasında bir saldırıdan kurtaran sıradışı ve üstün zekalı tıp doktoru bayan Sienna kendisine kılavuzluk ve yarenlik edecektir. Romanımız da anlaşılacağı üzere kahramanımızın son 48 saatini hatırlamadığı İtalya’nın Floransa şehrinde başlayacak, oradan da Venedik’e doğru uzanacaktır. Tabii romanın ilerleyen sayfalarında kim kimdir karışacak, kişiler çoğu defa yer ve saf değiştirecek, olaylar bir yerden sonra artık içinden çıkılmaz bir hal alacaktır. Bu arada okurken zaman zaman italyanca cümlelerin tacizine maruz kalacak, bazı sanat eserleri ile ilgili ayrıntılarla da boğuşmak zorunda kalacaksınız ancak bunlar okumaya engel teşkil etmese de gereksiz sırıttığını fark edeceksiniz.


Devamı >> “Dante’nin Şifresi” ve Dan Brown’un Son Romanı Cehennem…..

Bu yazıyı sevdiklerinle paylaşmak ister misin?

Ellerin ellerime değdi rüyalarımda, düşlerin düşlerime girdi..

Kanıyorum.. Sensiz kaldığım her an bir volkan gibi bir yanardağ gibi dur durak bilmeden kanıyorum.. Ve senin tek bir harfine küçücük çocuklar gibi tüm varlığımla tav olup kanıyorum..

 

Sen, yedi tepeli kadim şehir, sen aşk, sen aşkların en güzeli güzel İstanbul’sun, alabildiğince canlı, renkli, büyülü ve ulaşılmaz.. Sen İstanbul’sun sevgilim, bense kapında senden aşkı dilenen bir meczup.. Ey sevgili.. Ey sultanlar sultanı.. Marmaranda vapurların ve güvercinlerin, salına salına bir gelin gibi süzülen Kız Kulen, Beyazıtın, Galatan, Topkapın, Mısır Çarşın, Dolmabahçen, Ayasofyan, Kapalıçarşın, tramvayın, surların ve hisarların var senin.. Benimse deli dalgaları deli boranlarıyla Kızılırmak’tan yol alıp Karadeniz’e dökülen, oradan dalga dalga gözlerinde renk bulan, yalnız sana akan aşk dolu mavi sularım..

 

Hangi günün seher vakti çalmıştın ilk kez kapımı sevgilim, ya da hangi turunculuğundaydı kızılca akşam..  Ne vakitti sana geldiğimde hatırlar mısın, nice zaman oldu, kaç vakit, var mıydı bu sefil ömrümün senden öncesi? Aşkın hangi baharıydı, yağmurlar boranlarda mı gelmiştin bana, yoksa günlük güneş miydi sana gelişim.. Kar mı yağıyordu gökyüzünde, yapraklar mı dökülüyordu parklarda bahçelerde, yoksa çiçekler mi açmıştı alabildiğince yer yüzünde, söylesene sevgilim..

 

Seni diledim sadece kendime pervasızca, seni istedim hepimizi yaratan yüce Allah’tan fütursuzca, bir tek seni yalnız seni hep seni bekledim Eyüp’ün sabrıyla asırlar ve dahi bin yıllar boyunca, yüreğimde zincire vurulmuş sönmek bilmeyen güneşten yakıcı sevda ateşinle.. Ne prangalar eskittim yokluğunda, ne çöller aştım susuzluğunla, ismini haykırdım dipsiz kuyularda kör karanlık zindanlarda kendi sesimin aksiyle bütün dünyaya inadına, ışık görmemiş dört duvar arasında adını tesbih yaptım çile doldurdum, gün saydım ay saydım yıl saydım, ne şafaklar söktü gözlerimin aynasında, tek başıma, bir başıma, sensizlik vurmuşken sevdiğim sen başıma..
Devamı >> Ellerin ellerime değdi rüyalarımda, düşlerin düşlerime girdi…..

Bu yazıyı sevdiklerinle paylaşmak ister misin?
Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.