Hayata karşı manifestomdur aşka dair..

Sen ne anlarsınki uzun ve sessiz gecelerin kıymetinden. Sen ne bilirsinki zümrüt koyusu karanlığın lezzetini. Yıldızları yorgan yapıp kendine, kaç gece sabahladın uykusuz gözler ve yanıbaşında bir tek gölgenle? Kaç kadeh devirdin, kaç şişenin dibini gördün puslu gecelerin şafağında? Ne yıldızlardan bir şey öğrenebilirsin sen, ne de gökyüzünü aydınlatan tertemiz aydan. Seni aşar bunlar, boyunu aşar, çapını aşar, yorma kendini; hadi sen sarıl süslü yalnızlığına aşk diye yeniden, hadi güldür beni yeni masallarla arkandan. Sen boşver dediklerimi, unut gitsin! En büyük sensin, en iyi sensin, sen harika, sen muhteşemsin!

Pekiiii.. Bütün dünya denizle kaplı olsa, her yer su olsa ne yazar, hangi denizde yunacak hangi sularda arınacaksın, benim temiz mavi sularım seni kabul etmez, uğraşma boşuna; ne ruhuna kazınmış adiliğinden ne de yüreğindeki pisliğinden arınamayacaksın sen bundan sonra!
Devamı >> Hayata karşı manifestomdur aşka dair…..

Bu yazıyı sevdiklerinle paylaşmak ister misin?

Bu Adam Sevdi Seni..

Varlığını varlığına eklemek, içindeki karanlık yanları aydınlığa kavuşturmak, birken iki olmak gibi.. Seni kendine, kendini sana katmak gibi, ikiden bir bütün yapmak gibi.. Bu adam sevdi seni. Beklentilere kapılmadan, geçmişe takılmadan, yarını sorgulamadan, hesap sormadan. Yalnız iyi gün için değil, kötü gününde de yanında olmak için sevdi.. Lakin.. Meğer sen sevginin kutsallığında yanmak nedir öğrenememişsin. Seni sevdi ama sevmeyi öğretemedi bu adam sana..

Bu adam sevdi seni. Aklına düştüğünde seninle olmak hayalini ete kemiğe büründürmekle geçirdi sensiz gecelerini. Kör kabuslarını hayra yordu, içinde sen dolu olan güzel düşlere boyadı. Attığı adımda, aldığı nefeste adını andı, dudağından değil sadece, yüreğinden tekrarladı seni. Gecenin üç otuzlarını da sana yazdı, sigara dumanındaki sarhoş geceleri de sana adadı. Kimin kalbine yakmıştı kınayı senden başka? Sevdi.. Ama sevmeyi öğretemedi bu adam sana..

Bu adam sevdi seni. Yağan yağmurda senin için ıslandı. Soğuktan titrerken elleri, buz tutmuşken bedeni, bir seni aradı yanında. Tenini istedi, kokunu istedi, seni istedi bu adam. Bilemedin. Göremedin.. Çünkü bilemezdi bu adam senin sevmeyi bilmediğini, sevmek diye bildiğin tek şeyin yalnızlığına yalnızlık eklemek olduğunu bilemezdi. Sevdi bu adam seni. Sen sevmeyi bilmesen de sevdi..

Ve gitti bu adam bir gün..
Gelişi gibi, hayatına girişi gibi sessizce.. Ellerini cebine soktu, başını önüne eğdi, diline bir şarkı kondurdu ve gitti usulca.. Kırmadan dökmeden.. Kırık kalbini de yanına alarak.. Dönmesini bekleme sakın şimdi. Hani sana hep söylediği gibi.. Gidişleri vardır onun yolunun sadece, dönüşü yoktur..

Bu yazıyı sevdiklerinle paylaşmak ister misin?

Bilemezdim ki hüznüm.. Sonum olacağını..

Kirli, siyaha çalan gri bir sis tabakası sokakların arasında fütursuzca dolanıyor, insanları pis rengiyle buhranlı bulanıklığına hapsediyor, günden geceye geçiş yapan kenti yavaş adımlarla avucunun içine alıyor ve sanki taşıdığı ‘emanete’ geceyi geçirtecek bir yer arıyor gibiydi.. Bu koyu sis bulutunun içinde ne yüklü olduğunu bilen biriyse, günlerdir hiç aralamadığı odasının penceresini açmış, davetsiz misafirini yorgun gözleriyle bekliyordu.. Saatler sisle birlikte ilerliyor, insanlar içine düştükleri bu sis tabakasından kurtulup biraz olsun nefes alabilmek için sis bulutlarını kayıtsızca yarmaya çalışıyordu..

Sevimsiz sis bulutu aradığı mekana geldiğinde emanetini yerine ulaştırmış olmasının rahatlığıyla kentin üstündeki kirli varlığını gecenin derin mavisine ve yıldızlarla ayın dansına bırakarak kaybolurken odadan içeriye süzüldü hüzün, kendinden emin bir şekilde..

Hoş geldin yuvana hüzün..

Hoş geldin hüzün.. Sefalar getirdin bana, gittiğin kısa yolculuktan.. Hoş geldin hüzün.. Ben de seni bekliyordum gözlerim gecenin lacivert çizgisinde.. Hoş geldin..

Beni bıraktığın gibiyim gördüğün gibi.. Perdelerim kapalı sımsıkıya.. Yine dört duvar arasında, yine bir başıma.. Yine çaresiz, yine sersefil, yine yapayalnız.. Yine güneşin ışığını unutmuş.. Karanlığın içinde yalnızlığımla ıssız.. Sahi, kaç zaman oldu güneşi görmeyeli, hatırlamıyorum be hüznüm.. Desene, aslolan varlığın zaten böyle değil miydi?

Yıkıntılarım arasından doğrulabilecek miyim dersin yeniden? Toparlayabilecek miyim kaybettiğim varlığımı? Bir yap-bozun binlerce parçaları gibiyim şimdi, darmadağınık, birleşecek miyim eski ‘bütün’ halime söylesene.. Ah be hüzün, ben sana bir aşk için beni terk etme dememiş miydim? Gördün mü bak, neler geldi başıma yokluğunda.. Eskittim kendimi yalan bir aşkın kollarında.. Oysa nasıl da sevmiştim O’nu, nasıl da ben bilmiştim.. Nasıl biz olmuştuk O’nunla ben.. Anlatamam hüznüm, anlayamazsın..

Otursana hüznüm, çek bir sandalye kendine.. Kalma ayakta öylece.. Bakma bana n’olur acıyan gözlerinle.. Tamam, kendim ettim kendim buldum, sonunu düşünmeden, yaşadım sadece.. Sonunu düşünseydim, bunun adına yaşamak diyebilir miydik? Ama.. Bilemezdim ki bu kadar bağlanabileceğimi.. Bilemezdim ki kimseyi sevmediğim kadar O’nu sevebileceğimi.. Bilemezdim ki gecem gündüzüm olacağını.. Bilemezdim ki hüznüm.. Sonum olacağını..

Küçük bir düşe sarılıp uyudum sen bende değilken.. Öyle bir düş ki, hiç uyanmak istemediğim, bitmemesi için kendime tanrılar yaratıp dualar ettiğim.. Bilirsin, her güzel düşün sonunda uykudan uyanıp gerçek hayata döndüğünde keşke hiç bitmeseydi dersin.. Keşke hiç bitmeseydi dedim ben de.. Keşke hiç gitmeseydi düşlerimden.. Hani seninle karar vermiştik.. Keşkeleri çıkarmıştık hayatımızdan, değil mi hüznüm.. Olmadı bak işte.. Bir küçük düş bile geri getiriyormuş bütün keşkeleri en uzaklardan, üstü gözyaşlarıyla örtülü ‘geçmiş’le mühürlü kör kuyulardan..

Doldur bir kadeh kendine hüznüm, yabancılık çekme.. Fazladan bir bardağım vardır hep gelecek davetsiz misafirlerime.. Hem yine eski yuvandasın, davetsiz misafir de ne kelime.. Masam sana layık değil belki, kusurumu görme.. İçelim seninle, senden ayrı yaşadığım bütün aşklarımın şerefine.. İçelim tek tek bütün kaybedişlerime.. Hüsranlarıma.. Gözyaşlarıma.. İçelim kaybolan hayallerime.. Kaybettiğim senelerime.. İçelim seninle yeniden şerefsizlerin olmayan şerefine!

Uzun zamandır ilk defa birinin varlığından anlam yüklemiştim kendime.. Her şeyi ardımda bırakıp yeni bir sayfa açmıştım, yaşamak bu demiştim, hayat güzelmiş, aşk yaşanılası bir ateşte yakarmış, ve aşk her şeye değer demiştim.. Ama yine olmadı be hüznüm.. Kurduğum O’na dair bütün hayallerim bir tokat gibi geri çarptı yüzüme.. Direndim.. Çabaladım.. Nafile.. Kaybettim en güzel düşümü bir bahar gecesinde..

Hoş geldin hüzün.. Çok yorgunum artık, çok ağır.. Ne kadar isterdim oysa şimdi bir mezar taşı kadar huzurlu ve hafif olmayı.. Bütün dertlerimden üzerime yağan yağmur sularıyla arınmış, hayatın taşıyamadığım yükünü üzerimden atmış.. Ne geçmiş ne de gelecek kaygısı kalmış, toprağa karışmış ölü bir bedene sahip olmayı.. Hep yıkılmaktansa, hep kırılmaktansa, hep kaybetmektense, isterdim inan bir avuç küle dönüşüp mavi denizlere serpilmeyi..

Hoş geldin hüznüm.. Yak bir sigara daha.. İç bir kadeh daha.. Hoş geldin eski yuvana bir kez daha.. Sen bakma bana benim aldanmalarıma, bırakma bir daha sahte sevdaların kollarına.. Hoş geldin hüznüm.. Hoş geldin..

Bu yazıyı sevdiklerinle paylaşmak ister misin?
Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.