Prangalar ayağında, mühür gözlerinde..

Londra; Saat 20:30.. Hava kararalı çok oldu.. Ceketimin yakasını kaldırdım, ellerim cebimde, sakince yürüyorum Hay parkın kenarında.. Cebimde 50 cent, köşedeki kahve otomatından bir bardak kahve alsam içimi ısıtırmı hiç bilmiyorum.. Üşüyorum.. Atıyorum 50 centi otomata, alıyorum sıcak kahvemi..

 

Tam 15 sene oldu.. Kendimi yanlızlığa, sen’den uzaklara, çok uzaklara sürgün edeli.. Ah anne; gitme diyen sesin hala kulağımda.. Ama aynı mahallede, aynı şehirde, dahası aynı ülkede ben bende kalamazdım.. Yapamazdım.. Haklısın, ben kendimden kaçmıyorum sadece.. Uzaklıklar unutturur zannettim ama hayır onu unutmak kendimi unutmak, onu terketmek kendimi terketmekmiş meğer.. Eee, onu da yaşayarak öğrendim..

 

Şimdi burdayım; burası soğuk, hergün hüzün yağıyor ıslak sokaklara.. Puslu.. Genelde karanlık sabahlar.. Gurbet anne, yanlızlık kokuyor sokaklar.. Yaban eller, uzak diyarlar işte..

 

Bir başımayım, canım hiç eve de gitmek istemiyor.. Ev sessiz; şöyle kapıyı açan, ”Hoşgeldin” deyip boynuma sarılan, ”üşümüşsündür, yorulmuşsundur, acıkmışsındır” diyen.. Yok.. Ne var biliyor musun anne, boş boş bana bakan duvarlar, kurumuş ekmekler. Dahası boynuma sarılan dört duvar yanlızlığım..

 

Ahh benim deniz kokan memleketim.. Sevgili gibisin buralarda.. Sana hasret, kokuna hasret kaldım, gerdanından salınan gemiler, martılar, altın rengi güneşin, gözlerimde tüter oldu hasretin..
Devamı >> Prangalar ayağında, mühür gözlerinde…..

Bu yazıyı sevdiklerinle paylaşmak ister misin?

Kendini arıyorken olmaktan korktuğun yerdesin!

Gözümde esaretinden kurtulmuş yaşlar.. Dökülüyor yağmur damlaları gibi..

Yaralı bir kuşun minicik yüreğine, sahipsiz bir sokak kedisinin gecenin ayazında titreyişine, annesiz bir yavrunun sıcak bir kucak için yalvaran gözlerine, bir öykünün bir romanın içinde hani kendimizden bir şeyler bulduğumuz bir karakterin olmaması gerektiğine inandığımız ölümüne, kurulan düşlerin yerle yeksan olup gerçeğin tokadını acımasızca yemesine.. Mutlu olması için dua ettiklerinin yine mat olması yine tuş olması yine kaybetmesi hayata karşı.. Hayatın acımasızlığına karşı..

Gözyaşlarım besleyip büyüttü beni biliyor musun..

Hani bir gün bakarsın geriye ve ardında bıraktıklarını, kaybettiklerini görürsün ya.. Geçmişinde kalan o güzel günler, hatıralar, anılar, mekanlar ve insanlar.. Mutlaka insanlar.. İnsanı en çok yaralayan yine insandır.. Çünkü kaybettiğin her şeyin bir şekilde telafisi mümkündür de kaybettiğin insanı asla başkalarında bulamazsın.. Değil mi?

Alabora oldu işte küçük gemin, her yer toz duman, batıyor anlamsızca.. Batıyorsun..
Devamı >> Kendini arıyorken olmaktan korktuğun yerdesin!…

Bu yazıyı sevdiklerinle paylaşmak ister misin?

Ve aşkın en acımasız silahıydı özlemek!

(Öyle bir zaman ve öyle bir haldeydim ki.. Rüya mıydı yaşadıklarım, yoksa bir kabus muydu bu uyandığım?)

Kendimi arıyordum kendimce; başka başka tenlerde, terli, ıslak, isterik bedenlerde. O tenler ki her birinin ayrı bir hikayesi vardı benim için. Kimi zevk için, kimi aşk için; kimi pişmanlığım, kimi gözyaşım; kimi aldanışım, kimi sarhoşluğumdu.

Kanını içtiklerim, kanımı içenler, etini yediklerim, etimi yiyenler, sevdiklerim, sevildiğimi sandıklarım, sevemediklerim ve ben diye bildiğim bütün o sahipsiz kalmış bensizliklerde arıyordum kendimi. Elimde dünden kalmış eski bir siyah-beyaz fotoğraf, avucumda yağmurdan silinmiş adressiz yırtık bir adresle!

Anladım ki çıkmaz sokakların ortasındaydım. Ve çıkmaz sokaklarda kaybolmuştum bir başıma..Ne zaman, hangi tarihte, ne için ve daha önemlisi “kim için” çıkmıştım bu çıkmaz sokaklardaki yolculuğuma, onu bile unutmuştum!
Devamı >> Ve aşkın en acımasız silahıydı özlemek!…

Bu yazıyı sevdiklerinle paylaşmak ister misin?
Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.