“O benim denizimdi, kocaman bir okyanustu”

Bu sahil kasabasına yeni taşınmıştım. Tayinim dolayısıyla yaşama şansı bulduğum bu balıkçı kasabasında beni bekleyen hayatı çok merak ediyordum. Yıllarca Anadolu’nun çeşitli yerlerinde ideallerimi  öğrencilerime aşılamış ve onları geleceğe özenle hazırlamış olmamın özgüveniyle bu küçük kasabada da beni zorlu ama güzel bir yol beklediğini biliyordum. Alışmam uzun zaman almayacaktı, buna emindim.

Dersten çıkıp, öğle yemeğimi yiyecek bir yer bulmak için sahil boyunca uzanan balıkçı lokantaları ve karaya bağlanmış balıkçı teknelerini dikkatlice izleyerek yürüyordum. Balıkçılardan kimi  teknelerindeki balıkları kasalara boşaltıyor, kimi de yeni bir ava çıkmak için son hazırlıklarını yapıyordu. Yorgun fakat oldukça neşeli balıkçılar, birbirlerine takılmayı samimi kahkahaları ihmal etmiyorlardı. Lokantalar, kahvehaneler, çay ocakları bir dizi halinde sıralanmışlardı uzun sahilde. Kiminin önünde balık tezgahları da vardı. Keskin balık kokusu bütün sahil şeridinde ağır bir şekilde kendini hissettiriyordu. Alışkındım bu kokuya. Küçüklüğümü geçirdiğim Karadeniz kasabasının da buradan pek farkı yoktu. Aynı tekneler, aynı balıkçılar, hatta aynı balıklar..

Dikkatimi çeken salaş bir lokantadan içeri girdim ve boş masalardan birine oturmadan önce saatime baktım. Sahilde fazla vakit kaybetmiştim. Kaşarlı bir tostla bir ayran sipariş ettim. Ketçap ve mayonez isteyip istemediğimi soran genç garsona lütfen şeklinde cevap verdim. Denize bakan kapı kısmında, denizi rahat görebileceğim bir masaya oturdum. Lokantanın duvarları el yapımı halı ve kilimlerle doluydu. Masa örtüleri de oldukça ilginçti. Dip tarafta yerde minderler serili şark köşesi dahi vardı. Çok şirin bir atmosferi vardı. Envai çeşit balık ızgarası, kebap çeşitleri ve sulu yemekler vardı. Sulu yemekleri yeni fark etmiştim, tost yerine sulu bir yemeği, mesela kuru fasülye ve yanında az pilav tercih ederdim diye düşündüm.

İçerde irili ufaklı bir sürü masa vardı, hem boyları hem de şekilleri değişikti bu masaların. En çok hoşuma gidense rahat on kişilik bir ailenin oturabileceği oval kesimli uzun masa olmuştu. Üstelik oldukça otantik masa örtüsü ve bir bakıma tahtları andıran tahta sandalyeleri de çok çekiciydi. Böyle hem lokantayı hem de dışarıda uzanmış çarşaf gibi denizi gözlerken servis tabağı içinde sıcacık tostum ve ayranım geldi. Ayranı gördüğümde çok hoşuma gitti. Küçüklüğümde okulda yediğim tost yada simit yanındaki ayranlar gibiydi. Hatta aynılarındandı ve ben uzun yıllardır rastlamamıştım bu ayrana. “Şişede ayran kaldı mı hala usta” diye takıldım servis yapan garsona gülümseyerek. “Olmaz mı beyim, benim mekanımın özelliğidir şişede ayran.” Bu ilginç ve bir o kadar güzel mekanın sahibi bu gençti demek. “Beni yıllar öncesine götürdü şişede ayran, bardağa boşaltmadan şişeden içmek istiyorum” Gülümseyerek “Buranın yerlisi değilsiniz sanırım beyim” diye sordu garson. “Yok hayır, yeni taşındım buraya. İlerdeki okulda öğretmenlik yapıyorum.” Anladığını belirtir şekilde başını aşağı yukarı sallayarak geri geri uzaklaşırken “Mekanınızı çok sevdim, bundan sonra sürekli müdavininizim” diye ekledim. “Eyvallah beyim” dedi ve yeniden tezgahının başına geçti.

*-*

Yıllardır yalnız yaşıyordum. Hiç evlenmedim bugüne kadar. Kendimi öğrencilerimin başarılarına adadım hayatımda tek istediğim kadınla ayrıldıktan sonra. Onu yıllar geçse de kalbimden söküp atamadığım için belki de. Annem hala evlendirmeye çalışır beni. Bu yaşa geldim, onun küçük oğlu olmaktan kurtulamadım. Artık alıştım yalnız yaşamaya. Yalnız yaşayan insanlar için mekanlar çok önemlidir. Kendi evleri gibi bellerler genelde gittikleri yerleri beğendiklerinde. Bu mekanda benim artık ikinci evim gibiydi. Her öğle arasında soluğu burada alıyordum. Huzur veren dinlendiren bir sakinliği vardı.

Birkaç gündür sürekli dikkatimi çeken bir şey vardı bu mekanda. Her gün geliyor, artık benimsediğim aynı masama oturuyor ve her gün hemen önümdeki masada kıpırdamadan denizi seyreden o yaşlı adamı görüyordum. Arada bir çayını yudumluyor, fakat gözlerini denizden hiç ayırmıyordu. Günlerce aynı şey devam etti. Belli ki ben buraya gelmeye başlamadan önce de aynı şeyi yapıyordu burada. Birkaç defa konuşmaya yeltendiysem de ne söyleyeceğimi bilemediğimden yapamadım. Fakat bu durum bende gitgide iyice meraklandıran bir boyut kazanmıştı. Masasından çayı hiç eksik olmuyor, hiç kimseyle de konuşmuyordu. Her gittiğimde aynı masada oturuyor buluyordum yaşlı adamı.

Bir gün tam çıkarken, mekanın sahibi olan, artık ahbap olduğumuz Cemil’i kapı önünde bulmamdan istifade ederek koluna girip dışarı çektim. “Bu yaşlı amcanın hikayesi nedir Cemil, biliyor musun” diye sordum. Yüzünde acı bir gülümseme belirdi. “Önünde oturan ihtiyardan bahsediyorsun değil mi abi” dedi. Evet anlamında başımı salladım.  “Tam dört yıldır her gün böyle. Gelir masasına oturur, akşam saatlerinde kalkar gider. Kimseyle konuşmaz, ama kimseye de bir zararı yoktur. İlk başlarda bekliyorum derdi. Neyi beklediğini sorduğumuzda hepinizin beklediğini, bizi götürecek gemiyi diye cevap verirdi. Bir süre sonra bu duruma buradaki herkes alıştı.” İlginç bir hikayeye benziyordu. “Peki sebebi neymiş gerçekte, daha önceleri de buraya takılır mıydı” diye sordum. “Buranın eski müdavimlerindendir Ahmet amca, eşi ölene kadar şen şakrak bir adamdı. Balıkçılık yapardı, tanımayan yoktur bu kasabada. Eşi öldüğünde denizde balıktaydı, o gün bugündür balıkçılığı bıraktı, denizi seyrediyor masasından sadece böyle.” Taşlar yerine oturmaya başlamıştı. “Kimi kimsesi yok mu peki” “Olmaz olur mu, üç tane çocuğu var, ne kadar dil döktüyseler de vazgeçiremediler denizi seyretmekten, insanlardan uzaklaşmasını engelleyemediler. Onlar da böyle mutlu madem, yapacak bir şey yok dediler. Benim de öz amcamdır aynı zamanda.” Benimle konuşur muydu acaba, bu gün görmüş geçirmiş amcanın anlatacağı çok şey olmalıydı aslında. Düşüncemi okur gibiydi Cemil. “Masasında bütün gün oturduğu için merak edip konuşmaya kalkan çok oldu tanıdık tanımadık. Kimseye bir şey anlatmıyor yıllardır.” Cemil’e teşekkür edip ayrıldım. Şimdi merakım daha da artmıştı. Konuşma isteğim çok ağır basıyordu Ahmet amcayla.

*-*

Günlerden cumartesiydi. Üzerime eşofmanlarımı çekip sahilde uzun bir yürüyüş yaptım. Denizin sesi balıkçıların bağırtılarına karışıyordu. Hava yine balık kokuyordu. Yorulduğumda denizin dibine oturup ayakkabılarımı çıkardım ve  ayaklarımı denize uzattım. Arada bir dalga geldikçe ayaklarımı ıslatıyordu denizin suları. Kollarımı iki yandan beton zemine yapıştırıp denizi seyretmeye başladım. Aklıma yine Ahmet amca düşmüştü. Saate baktım, daha on buçuk. Biraz daha dinlendikten sonra kalkıp Cemil’in mekanına doğru yollandım. Önüne geldiğimde içerde amcayı gördüm yine. Gözleri denize dalmış, kimbilir neler düşünüyordu. İçeri girip selam verdim, sandalyemi Ahmet amcanın masasına yaklaştırıp “Selamun aleyküm amca” dedim. Ahmet amca oturduğu masada toplanır gibi oldu, yüzünü benden yana çevirip “Aleyküm selam evlat” dedi. Yumuşak bir sesi vardı, rahatlatıcıydı ses tonu. “Ben burada öğretmenim amcacığım, yeni geldim sayılır. Çok güzel bir sahil kasabası” Ne diyeceğimi nereden başlayacağımı bilemiyordum. Yüzüne bir gülümseme yayıldığını fark etmiştim. “Öğretmenleri severim çocuğum” dedi babacan sesiyle. “Çok kutsal bir mesleğiniz var, haberim var senin kasabamıza yeni taşındığından. Allah utandırmasın” Ahmet amcayla sohbetlerimiz böyle başlamıştı. Artık yemeğimi yedikten sonra masasında üç beş kelime laflıyorduk. Söylediği her şeyi önemsiyordum. Bazen birlikte çay içerdik. Denizi anlatırdı bana. Ne kadar bonkör olduğunu, bunca insanı doyurduğunu. Ama biz insanların denize nankörlük ettiğini yaşadıklarıyla anlatırdı. “Denizden geldik biz bu kasabadakiler, diğer tüm sahil kasabaları gibi. Bir gün yine denize gideceğiz.” Hiçbir şey sormazdım ona dair, o da anlatmazdı zaten. Notlar alırdım kendimce denizle hayatı bütünleştirmiş bu bilge adamın benimle paylaştıklarından.

Bir gün bana dönüp “Aslında senin gelmeni bekliyordum evlat” dedi. Suratımdaki şaşkın ifadeyi görüp gülümsedi. “Denize gideceğim vakit yaklaşıyor. Şimdi beni iyi dinle. Bir gelir, bir azalır bu dünyadan. Bu kasabada da öyle. Sen geldin, ben gidiyorum.” Ne demek istediğini tam olarak anlayamamıştım. “Ben belki de birkaç yıl sonra başka bir şehre gideceğim amca” dedim. “Senin kaderin bu küçük balıkçı kasabası evlat” dedi titreyen ellerini ellerimin üstüne koyup. “Peki amca,” dedim, “Bana o zaman dört yıldır sürekli bu masadan denizi seyretmenin sırrını anlatır mısın” O an hangi cesaretle bunları söylediğimi bende bilmiyordum, hatta söyledikten sonra ağzımdan çıkan laflara pişman bile oldum diyebilirim. Kızmadı. Bakışlarına bir hüzün çöktüğünü fark ettim. “Anlatmak istemiyorsan…” Eliyle susmamı işaret etti. Sustum. “Beni bir daha göremeyebilirsin evlat” dedi. Sesinde endişeden çok mutluluk vardı. “Yıllardır ona kavuşacağım günü bekliyorum. O benim denizimdi, kocaman bir okyanustu benim zavallı ömrüme sığdırmaya çalıştığım. Denizde O’nu görüyorum evlat. Ondan bütün gün denizi seyretmem. Her balığa çıktığımda sabırla ve sevgiyle beni beklerdi sahilde. Yaz kış hiç fark etmedi. Her balık dönüşü gülümseyen yüzüyle beni karşıladı. Ta ki o güne kadar…”

*-*

Ertesi gün geldiğimde lokantanın camında bir levha asılıydı: “Cenaze dolayısıyla kapalıyız”

Bu yazıyı sevdiklerinle paylaşmak ister misin?

Yorum yapmak ister misiniz? »

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. TrackBack URI

Yorum yapın

XHTML: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.