Kırık bir bardak hikayesi..

fotoğraf: google amcamGözlerini kaçırdı sonra, gökyüzünde salınan pamuk yığınını andıran bulutlara doğru. Köpük beyazı bulutların seramonisine dikkat edebilecek halde değildi şu anda, sadece gözlerinin yönü bulutların asılı olduğu mavi gökyüzündeydi. Beyni ve kalbi ise çok daha başka yerlerde..

Ne diyeceğini, ne demesi gerektiğini kestiremiyordu, hatta bilmiyordu da. Sanki zaman durmuştu, sanki dünya durmuştu, sanki bütün evren nefesini tutmuş, bütün sesler kesilmişti, bütün gözler ona çevrilmişti ve onun ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordu koca evren. Oysa o ne diyeceğini bile bilmiyordu. Düşünme yetisini, konuşma yetisini, şu anki duruma tepki yetisini bile kaybetmiş gibiydi. Gözleri bakıyor, ama görmüyordu.

Boğazının kuruduğunu hissetti. Nefes alamadığını hissetti. El yordamıyla önünde duran su şisesini alıp cam bardağa doldurdu ve bir yudum aldı. Ilk anki şaşkınlığını üzerinden atmıştı şimdi. Şimdi her şey yerli yerine oturmaya başlamıştı. Açık yeşil gözleri şimdi gökyüzünden inmiş, muhatabının kahverengi gözlerinin içine bakıyordu. Bu bakışlar kabullenememezlikten çok sorgulayıcıydı. Neden diye soruyordu gözleriyle, sıkıştırıyordu karşısındakini tek kelime etmeden adeta. Roller değişiyordu yavaş yavaş. Farkındaydı ve terlediğini hissediyordu.

Oturdukları çay bahçesinin elli metre ilerisi uçsuz bucaksız hissi veren, pırıl pırıl parlayan denizdi. Denizin bu mevsimde ses çıkarmadan bir çarşaf gibi süzülmesi her zaman olmazdı. Pek sıcak bir hava değildi. Zaten bu sene de ilkbahar her sene olduğu gibi sert esen rüzgarlarla ve yağmurlarla geçiyordu. Ondandır ki deniz de bu sene yine dalgalıydı, deli doluydu,suları köpürür, gel gitleri kıyıya sert sert vururdu. Dalgaların çıkardığı sesler kendisinin orada olduğunu belli eder, dalga sesleri yalnız gezenlere yarenlik ederdi. Oysa bugün her zamankinden farklı olarak sessizce dinliyor gibiydi üzerinde uçuşan kuşları, sularında gezinen irili ufaklı balıkları, üzerinde salınan tekneleri,kayıkları ve kıyısında yürüyen tek tük insanları.

Çay bahçesinde baharı özlemiş insanların varlığı hakimdi. Denizi seyrederken çaylarını yudumlayan, bu arada karşılıklı sohbet edenler ve genç öğrenci çiftler vardı genellikle. Bir kaç masada da kitap okuyan ya da bir şeyler karalayan tek kişilik masalar. Cesaret abidesi sayılabilecek bir iki kişi haricinde kısa kollu giyinen hiç kimse yoktu. Hava serindi ve tepede lamba gibi duran güneşe karşın rüzgar masalarda oturan insanları üşütüyordu.

Adam bu çay bahçesinde oturup konuşmayı özellikle tercih etmişti. Çünkü biliyordu ki kapalı kapılar ardında olsalar konuşmaktan çok tartışacaklar, birbirlerini dinlemekten çok sadece kendilerini dinleyeceklerdi. Hatta küçük bir ihtimal olsa da, birbirlerini incitmekten bile geri kalmayacaklardı. O nedenle dışarda konuşmak her ikisi için de en güvenlisi, en mantıklısı ve en sağlıklısıydı.

Genç adam, kendisinin bile beklemediği bir sakinlikle gözlerini karşısında oturanın yeşil gözlerinden ayırmadan, soğumuş çayından bir yudum aldıktan sonra kendinden emin bir şekilde söyleyeceği cümleyi kafasında tasarlayıp ses tonunu yükseltmeden ve duygularını belli etmeyen mesafeli bir sesle sordu: “Bakışların neden diyor anlıyorum. Ama bu soruyu benim sormam gerekmez mi sana?”

İlk tanıştıkları zamanları hatırladı genç adam karşısındaki yeşil gözlerde. Şimdi gözünü ayırmadan baktığı bu yeşil gözlere ilk tanıştıklarında utangaç bir aşık olduğu için uzun süreli bakamazdı bile. Eridiğini, o gözlerin içinde kaybolup gittiğini hissederdi hep. Heyecanlanır, kızarır, konuşurken çoğu zaman cümlesini doğru düzgün tamamlayamaz, hatta bazen saçmalardı bile. Onun gözlerine bakarken saçmalama özgürlüğünü bile sevdiğini hatırladı. İstem dışı olarak tebessüm etti dudakları. Sanki aradan çok uzun seneler geçmiş gibiydi. Sanki bütün bunları yaşayanlar artık yaşamıyor ve yaşananlar da bir öyküden bir masaldan ibaret gibiydi. Sanki o kadın karşısında oturanla aynı kadın değildi.

Kadın hala tek kelime etmiyordu. Yolun sonunun nereye çıkacağını bundan sonra tahmin etmesi pek güç sayılmazdı. O yüzden sessiz kalmayı tercih ediyordu belli ki. Ama gözleri hala karşısındaki kahverengi gözlere kilitliydi. Masa üzerindeki zarfta duran fotoğrafları hiç görmemeyi, o fotoğrafların hiç çekilmemiş olmasını, şu anda bu masada bu halde oturmuyor olmalarını dilediğini farketti. Ama kendisi de artık hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordu.

Neden sonra kadın “İnsanın eşine güvenmemesi o evlilik kurumuna temelden zarar verir” dedi. Bu sözü neden söylediğini bilmiyordu, ama söylenmesi gereken bundan daha iyi bir söz de olamazdı herhalde. Kocasının sözcükleri kadar mesafeli ve dengeliydi kendi sözleri de.. Son derece resmiydiler, şu anki konuşmayı dinleyip de evli olduklarına inanabilmek çok güçtü. Genç adam hafifçe tebessüm etti, ya da kendini buna mecbur hissettiği için zoraki bir gülümseme peydah oldu yüzünde. “Söyleyebileceğin en iyi şey bu mu?” diye sordu hafif alaycı bir tavırla. Genç kadın irkildi. Düşüncelerini okuyor gibiydi sanki karşısındaki genç adam. Bir an önce toparlanmalıyım diye geçirdi içinden. Durum gittikçe daha kötü bir hal almadan savunma duvarlarını bir an önce örmeliydi.

“Biliyor musun,” diye devam etti genç adam, “evlilik kutsal bir kurumdur. Evlendikten sonra insanın bütün sorumlulukları daha çok artıyor, artık flört dönemlerindeki havai haller vurdumduymazlıklar ve delifişeklikler yerini daha ağır başlı bir insana bırakıyor. Biliyorsun ki bundan sonra sadece kendin için yaşamıyorsun, sorumlu olduğun en az bir insan daha var. Ve insan eşinden de aynı özveriyi göstermesini istiyor. Eğer iki taraftan birinde bir aksaklık varsa, düzelmiyorsa ve giderek daha çok aksamaya başlamışsa, o zaman bir şeylerin ters gittiğini anlıyorsun. Birlikte su içilen bardak çatlamamış da kırılmışsa, artık o bardaktan su içmek mümkün olmuyor.” Soluklandı genç adam, çayından bir yudum daha aldı, kelimelerinin özellikle üstüne basarak konuşmaya devam etti. “Kimsenin kendine toz kondurmak istemeyeceği muhakkak, ama evliliğimizle ilgili çok düşündüm ve kendimde incir çekirdeğini doldurmayacak olanlar dışında bir hata göremedim. Ben hep özverili, ben hep fedakar oldum, yanılıyor muyum? Bende eksik olan neydi?”

Bu soruyu beklemiyordu yeşil gözlü kadın, çünkü karşısındaki adamın hatasız oluşunu kendisi de kabul ediyordu. Açıklayamayacağı bir durumdu bu. Açıklamaya çalışsa da anlatamazdı, çünkü herkesin kolay anlayabileceği bir şey değildi, yıllardır aynı yastığa baş koyduğu kişinin bile anlamasını bekleyemezdi.

Gözleri deniz kenarında el ele yürüyen genç bir çifte kaydı genç kadının. Ne kadar saf, ne kadar doğal ve ne kadar sıcak bir tablo diye düşündü. Bu toz pembe tablonun hiç değişmeyeceğini zannediyordu büyük olasılıkla şu anda bu el ele göz göze dolaşan çift. Derin bir iç geçirdi. Kalbinde, yüreğinde yıllar öncesinden kalan ve yavaş yavaş gün yüzüne çıkan düğüm düğüm bir şeylerin boğazına dizildiğini hissetti.

Boşlukta olduğu bir dönemde karşısına çıkmıştı. Hayattan hiç bir beklentisinin kalmadığını düşündüğü, artık kim olursa olsun diye kendini boşverdiği zamanlar. Böyle olmasını istemezdi tabii ki. Hiç sevmemişti karşısındaki adamı, sevmek istemiş, çabalamış ama başaramamıştı. Eşini sevmediğini ve sevemeyeceğini anladığında çok zor zamanlar geçirmişti. Ne yaparsa yapsın, karşısındaki tamamen yabancıydı kendisine. Buna da alışmıştı. Bir zaman sonra kabullenmişti artık sevmeden yaşamaya. Ta ki “O” karşısına çıkıncaya kadar. Hayatı allak bullak olmuştu. Onun gelişiyle birlikte kaybettiği her ne varsa hepsi altın tepsi üzerinde yeniden sunuluyor gibiydi kendisine. Şaşkındı. Hiç olmadığı kadar mutluydu. Yüzü gülüyordu, kendine daha çok bakar olmuştu, giyimine makyajına daha çok dikkat eder olmuştu. Çünkü artık yaşaması için yeniden bir sebep ve hayatının güzel bir anlamı vardı. Bu defa kaybetmeyecekti. Buna izin veremezdi, vermeyecekti. Bu arada evinden yavaş yavaş uzaklaşıyor, çoğu zaman eşiyle aynı yatağı bile paylaşmıyordu artık. Kendisindeki bu değişiklikler eşinin de dikkatini çekmiş, ancak uzun bir süre sadece iyi yönünden düşünmüştü. Eşinin mutlu olduğunu görmek, yüzünün gülümsemesi evlendiklerinden beri her zaman görülmeyen çok nadir olaylardandı. Bu mutluluk genç kadının dikkatsizliğiyle hata yapmasına neden olmuştu.

Aradan geçen onca yıldan sonra yeniden karşısına çıkması, yaşadıkları her şeyin kaldığı yerden devam etmesi, ikisi de evli oldukları ve yaptıklarının yanlış olduğunu bile bile bu aşk oyununa devam etmeleri.. Birbirlerine geçmişle ilgili tek bir şey sormuyorlardı, sorgulamıyorlardı, önemli olan yalnızca kendileriydi, sadece içinde bulundukları anı yaşıyorlar, başka bir şey düşünmüyorlardı. En azından birbirleriyle birlikteyken öyle görünüyorlardı. Oysa elleri birbirinden ayrıldığı anda genç kadının tek düşüncesi gelecekleri oluyordu. Onsuz bir hayatı artık düşünemiyordu. Onsuz bir geleceği hayal bile edemiyordu. Ne olursa olsun bir daha ayrılmayacaktı sevdiği, taptığı erkekten.

“Hata sende değil, ben de…” diyebildi genç kadın güçlükle duyulabilecek bir ses tonuyla. “Ben seni çok sevdim, ” dedi adam, “bana ve sevgime karşılığın bu mu olacaktı?”

Aşk.. Sevgi.. Genç kadın eşini sevemeyeceğini anladığında bunu annesiyle ve ablasıyla paylaşmıştı. Her ikisinin de cevabı “zamanla sen de seversin, hem seni nasıl sevdiğini görüyorsun, çıkarsız ve delice, üstüne nasıl titriyor, senden başkasını gözü görmüyor, sen de biraz gayret et ve sabret” olmuştu. Ama sevememişti işte. Çok sevdiği bir arkadaşının “yol yakınken ayrıl, ilerde bir de çocuğunuz olduğunda her şey daha zor gelir” şeklindeki uyarılarına o dönem belki de ayrılmaya cesaret edemediği için ve biraz da annesiyle kız kardeşinin nasihatlerine inanmak istediği için kulaklarını tıkamış görünse de, kendisi de çocukları çok sevdiği halde ve etrafındaki herkesin ısrarlı sözlerine rağmen stresli ve yoğun iş yaşamını bahane ederek çocuk yapmaya cesaret edememesi tamamen arkadaşının uyarılarının sonucuydu.

Dün akşam eşinin oldukça huzursuz ve sürekli bir şeyler düşünür bir hali olduğunu nasıl da farkedemediğine hayıflanıyordu. Bütün bir akşam ve gece tek kelime etmemişlerdi birbirlerine. Akşam yemeğinde ve kahvaltıda bile. Üstüne düşmemişti çünkü alışkındı böyle durumlara son dönemlerde. Düne gidince eksik parçalar birleşmeye başlemıştı. Gelen bir telefondan sonra eşinin huzursuzluğu artmış, hatta hiç alışık olmadığı şekilde erkenden yatmıştı. Ve şimdi bu öğle saatinde bu çay bahçesinde hiç hesaba katmadığı ve hazırlıksız bir şekilde hesaplaşma vaktiydi.

“Neden böyle oldu bilmiyorum.” dedi kadın, “Eksik olan bir şeyler vardı bu kesin, ama bu eksiklik sende yada bende değildi, ilişkimizdeydi. Böyle olmasını hiç istemezdim.” Genç adam kırılmışlığını belli eden bir ses tonuyla araya girdi, “Böyle oldu ama ne yazık ki..” İkisinin de gözleri yolun sonuna gelindiğini anlatıyordu. Bundan sonrası için her ikisi de planlarını kendilerine göre belirleyecekler, kendilerine yeni bir hayat kuracaklardı, ama kesinlikle birlikte devam etmeyeceklerdi. Bakışlarıyla anlaştılar. Birazdan mesaileri başlayacaktı. Yavaşça kalktılar.

Kalkarken genç kadının eli masada duran su bardağına takıldı ve bardak yere düşüp kırıldı. Son defa yeşil ve kahverengi gözler birbirine baktı. “Birlikte su içilen bardak çatlamamış da kırılmışsa, artık o bardaktan su içmek mümkün olmuyor.” diyordu adeta adamın bakışları son kez. Genç kadının kulaklarında adamın bu sözleri çınlamaya başladı o an tekrar tekrar. Genç adam masada duran zarfı ceketinin cebine koydu, gözleriyle elveda diyerek el sıkıştılar ve kendi yollarına gittiler. Bundan sonrası sadece teferruattı.

twitter.com/mavikaradeniz

Bu yazıyı sevdiklerinle paylaşmak ister misin?

Yorum yapmak ister misiniz? »

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. TrackBack URI

Yorum yapın

XHTML: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.