Belki bir kazananı da yoktur aşkın, kim bilir..

Güneşin acıtmadığı, fakat terini de esirgemediği bir Temmuz gününün öğleden sonrası. Gökyüzü, geçmiş yıllardaki Temmuz aylarına inat, yağmur bulutlarını şehrin üstüne sürmüş. Güneşin hemen yanı başında pis pis sırıtıyorlar kafanı kaldırıp baktığında. Ha yağdı, ha yağacak. Karamsar bir hava.

Şehrin arka mahallelerinin birinde boş adımlarla yürüyorsun. İnsan gölgesi bu saatlerde bu boyda oluyormuş demek diye bakıyorsun yanın sıra yürüyen gölgene. Alnındaki hafif teri siliyorsun elinin tersiyle. Havadaki kasvete uyum sağlamış bir ruh haliyle adımlarını sayıyorsun arada. Ne geçecekse eline! Yürürken sıkılmamak için ürettiğin bir meşgale olsa olsa.

İlk dikkatini çeken şey bu arka mahallede, üzerinden o kadar zaman geçtiği halde hala asılı duran seçim afişleri. Rüzgarların iyiden iyiye yıprattığı, güneşin acımadan sararttığı posterlerde gülümseyen suratların altında parti isimleri. Kazananın afişleri olduğunu fark ediyorsun sonra bunların. Kazanan. Hayatta çok şeyde kazanan konumunda bulunduğunu düşünüyorsun. Biliyorsun anlamlı anlamsız yarışlarda kazanmanın nasıl bir duygu hissettirdiğini. Peki ya aşkta? Aşkta kazanan? Mutlu bir birlikteliği her daim sürdürebilen midir kazanan, yoksa kalan’ı düşünmeden ardına bakmadan çekip gidebilen midir? Her ikisini de yaşamamışsın ki, nerden bileceksin! Belki bir kazananı da yoktur aşkın, kim bilir.

Kaldırımdan değil de, yolun hemen kenarından yürüyorsun.. Kaldırımlar. Bu eski binaların, her yeri eşilmiş yolların yanında ne kadar eğreti duruyorlar özene bezene yapılmış bu kaldırımlar. Aşkta böyle diyorsun. Eğreti durmayacak insanın hayatında. Yaşandı mı tam yaşanacak, oturacak hayatının tam ortasına.. Bütün varlığını güzelleştirecek. Kalbini, ruhunu, bedenini. Kaldı mı böyle aşklar bu devirde, yaşayamamışsın ki böylesini hiç, nerden bileceksin! Belki de eğreti aşklar modadır artık, kim bilir.

Küçük bir kız çocuğu ilişiyor gözüne. Arkadaşının gözünün içine bakan, elindeki çikolatadan bir parça verir mi diye düşündüğü bakışlarından belli, üstünde belli ki bir başkasından ona kalmış rengi solmuş kırmızı bir tişört, altında paçaları geri kıvrılmış dizleri eskimiş bir kot pantolon, ayaklarında üzeri çiçekli ama bir ayağındaki çiçeği kopmuş, pazar terliklerinden. Güneşten kararmış yüzünde masmavi bakışlar. Masmavi bakışlarını yakalıyorsun yanına yaklaştığında. Titriyorsun. Utanıyorsun kendinden küçücük çocuğun bakışlarıyla. Hemen köşedeki bakkaldan alelacele bir çikolata bir küçük meyve suyu alıyor, mavi gözlü güzel kızın kömür karası saçlarını okşayıp eline tutuşturuyorsun. Mavi gözlü küçük kızın mahçup bakışları ve deniz mavisi gözlerinde teşekkür ifadesini görüyorsun.

Küçük çocuğun bakışları sana kendini hatırlatıyor. Sevgilinden aşk dileyen bakışlarını. Sevgisinden bir parçacık olsun sana vermesini isteyişini. Dışardan bakıldığında o küçük çocuktan farkın olmadığını anlıyorsun. Yüzün kızarıyor. Bunaldığını hissediyorsun. Söylesene başkalarının gözünde nasıl göründüğünü nerden bileceksin! Belki de gerçekten aşk bakışıdır seninkiler, kim bilir.

Kuşların cıvıltılarını duyuyorsun, başını kaldırdığında elektrik tellerinde birbirleriyle sohbet eden bir çift küçük kuş görüyorsun. Bu yaşa geldin bunların ne kuşları olduğunu hala öğrenemediğin için kızıyorsun kendine. Tellerden heybetli boylarıyla betondan yapılma elektrik direkleri gözüne ilişiyor. Dimdik duran, her bir yana kollarıyla ışık saçan elektrik direkleri. Bir tanesinin yanına yaklaştığında, heybetli duruşuna rağmen üzerine kazınmış çizikleri, başka varlıkların izleri, dökülmüş betonları dikkatini çekiyor. Yaralı sana, ama yıkılmadım ayaktayım dercesine dimdik durmaya çalışan sana ne kadar da benziyor değil mi.

Boş, yeşil otlarla ve aralardan boy vermiş dikenlerle dolu bir araziye çıkıyor yolun. Arazinin bir ucundan geçen yeni asfalt dökülmüş bir yoldan başka, bir de boş arazinin yakınındaki köşesinden geçen, daha kısa olmasına nispeten iki kişinin yan yana zor geçebileceği, dikenlerle ve sarmaşık otlarla kaplı, insan ayak izleriyle yapıldığı belli, birkaç sokak köpeğinin bedenlerini toprakla bütünleştirip sıcaktan bayılmışçasına dillerini dışarı çıkarıp uzandığı daracık bir yol.. Bu sıcakta yolunu uzatmak istemediğin için, bütün olumsuz yanlarına rağmen bu dar yolu tercih ediyorsun. Aşktaki tercihlerinde hep böyle olmamış mıydı? Her daim zor olanı sevmemiş miydin? Bütün acılarına rağmen, zor olanı seçmemiş miydin? İçinde karşı konulmaz bir istek duymamış mıydın zor olana?

Gitmen gereken adrese ulaştığında, açık apartman kapısından geçip, aydınlatmayı yakıp merdivenlerden koşar adım ve biraz da soluk soluğa kalarak 3. kata çıkıp kapının ziline bastığında seni bir sürpriz bekliyordu. Üstelik hiç beklemediğin bir sürprizdi bu. Evde kimse yok! Sonra bir an yeniden düşünmeye başladın. Bazen aşkta da… Neyse tamam, boşver… Hadi in, atla bir taksiye, yağmurda yağmadı zaten bir türlü, yorulma daha fazla bu sıcakta…

***

Cezaların en büyüğünü veriyorsun sen şimdi bana düş bakışlım.. Sebebini bilmediğim, nedenini anlayamadığım, haketmediğim bir ceza. Cezayı kesiyorsan suçumu da bilmek hakkım değil mi? Kalakalıyorum yine yalnız, yine nefes’siz, yine çaresiz, yine bir başıma. Susuyorsun, susuyorum. Susuyorsun, kanıyorum. Susuyorsun, ölüyorum. Susuyorsun, ama sebebini bile bilmiyorum bu suskunluğunun. Susuyorsun yine düş bakışlım. Neden??? Söylesene. Susma! AYNADAKİ YÜZÜNÜN KARŞILIĞI BENİM!!!

Bu yazıyı sevdiklerinle paylaşmak ister misin?

Yorum yapmak ister misiniz? »

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. TrackBack URI

Yorum yapın

XHTML: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.